Geri Sayım [8]

A.B.D

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir A-bombası yapabilmek ve bunu kullanmak, savaşta yer alan başat ülkelerin en önde gelen isteklerindendi. Hitler Almanya'sında bilim adamları bu amaçla çalıştılar, ancak yeterli destek ve maddi zorluklar yüzünden başarılı olamadılar. Sovyetler Birliği, Amerika ve İngiltere'deki casusları aracılığıyla pek çok bilgiye fazla emek sarfetmeden ulaşsa da, geriye sayan saatlere göre geç kaldılar. Japonlar ise yetenekli bilim adamlarının yokluğunda fazla ilerleme kaydedemediler.

ABD'de ise durum oldukça farklıydı, zira iki milyar dolarlık bir bütçeye ulaşılmıştı vr savaşın sonunda kullanılan bomba (on binlerce insanı aynı anda yok ederek) bir zihniyet değişikliğinin de göstergesi oluvermişti.

Manhattan Projesi

ABD'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında atom bombası yapabilmek için yürüttüğü büyük ve organize projenin ismi Manhattan Projesi idi. Projeye temel olarak 3 ülke dahildi: ABD, İngiltere ve Kanada. 1942 de proje başladığında bütçesi son derece mütevaziydi ancak savaşın sonuna gelindiğinde on binlerce sivili aynı anda yok edebilme "başarısını" belkide en iyi şekilde açıklayan veriler şunlardı; 130 binden fazla bilim adamı ve asistan projeye dahil olmuştu ve toplam bütçe iki milyar doları bulmaktaydı.

Proje temel olarak 3 şehirde gerçekleştirilmekteydi, Hanford Site, Oak Ridge-Tennessee ve Los Alamos. Fakat projeye dair araştırmalar toplamda 30 ayrı şehirde yürütüldü.

1942'de başlayan projenin askeri yetkilisi General Leslie Groves idi ve bilimsel araştırmalar başkanı olark ise fizikçi Robert Oppenheimer atanmıştı.

Öncesi

Maddenin yapı taşı Atom üzerinde yapılan ve onu anlamaya yönelik çalışmalar, 20. yy'ın ilk yıllarında kendini göstermişti. Radyoaktivite 1896 yılında Henri Becquerel tarafından keşfedilmişti, Pierre ve Marie Curie'nin radyum atomu üzerindeki çalışmaları da bu alana ilgiyi arttırmıştı.

Ancak yine de çalışmaların yavaş ilerlediği söylenebilir, bu konudaki araştırmaların hızlanması için 1930'lu yılları beklemek gerekecekti.

1932'de Cockroft ve Walton'ın çalışmaları, 1934'de Irene ve Joliot Curie'nin buluşları ve İtalyan bilim adamı Enrico Fermi'nin uranyum atomunu nötron ile bombardıman çalışması bilim dünyasını heyecanlandırmaya yetmişti. Ancak asıl heyecan, iki Alman bilim adamının yaptığı buluşun ardından gelecekti.

1938 yılının sonlarında Otto Hahn ve Fritz Strassmann'ın deneylerinin sonuçları son derece çarpıcıydı, artık nükleer füzyonun önü açılmıştı ve çok büyük miktardaki enerjinin kontrol edilebilmesi szö konusuydu.

Böylesine kıymetli bir bilgiye Alman bilim adamları tarafından ulaşılması, ilk anda oluşan heyecanı sonradan endişeye bıraktığını söyleyebiliriz. Çünkü Almanya'da 1933 yılından beri faşist bir yönetim anlayışı takip eden Hitler iktidardaydı ve yapılan keşifler sonucu atom bombası ihtimalinin ortaya çıkması, Nazi iktidarının Polonya'ya saldırarak dünya savaşını başlatmasının ardından herkesin aklında tek bir soruyu canlandırmaktaydı: acaba Hitler bir nükleer bomba yapıp bunu kullanmaya teşebbüs edebilir miydi?

1930'lu yıllarda Avrupa'daki faşist yönetimlerden kaçarak İngiltere ve Amerika'ya yerleşen bilim insanlarına göre bu sorunun cevabı "evet" idi.

Özellikle Amerika'da yaşayan Macar-Yahudi asıllı 3 fizikçiye göre (Leo Szilard, Edward Teller, Eugene Wigner) Hitler yönetimindeki Almanya böyle bir bombayı mutlaka yapacak ve kullanacaktı, onlara göre ABD başkanı Roosvelt bir an evvel uyarılmalı ve Amerika kendi projesine başlamalıydı.

Ancak yanlarına Başkanı ikna edebilecek birini çekmeliydiler, böyle biri içinde zamanın tartışmasız en önemli fizikçilerinden olan Einstein'ı seçtiler. Leo Szilard Einstein ile konuştu, onu bu konuda ikna etti ve Başkan Roosvelt'i uyarmaya yönelik yazılan bir mektubun altına Einstein tarafından imza atıldı. (2 Ağustos 1939) (tarihe Einstein-Szilard mektubu olarak geçen bu mektup, ağırlıklı olarak Szilard tarafından yazılmıştı vr çok güçlü bir bombanın nükleer füzyon aracılığı ile elde edilebileceğini, Amerika'nın da en kısa sürede kendi araştırmalarına başlaması gerektiğini vurguluyordu.)

Altında Szilard ile Einstein'ın imzası bulunan mektup, 11 Ekim'de ekonomist Alexander Sachs tarafından Başkan Roosvelt'e teslim edildi. Roosvelt, mektubu olumlu karşıladı ve Uranyum Komitesi'nin kurulmasına karar verdi. Uranyum Komitesi 21 Ekim 1939 'da fizikçi Lyman Briggs'in başkanlığında ilk toplantısı gerçekleştirdi ve nötron deneyleri için atrılan 6000 dolarlık bir bütçe ile çalışmalara başladı.

Amerikan çalışmaları, altında Einstein'ın imzası bulunan bir mektup ile başlıyordu, fakat Einstein 11 Kasım 1954'de verdiği bir röportajda şunları söyleyecekti:

Hayatımda bir büyük hata yaptım, Başkan Roosvelt'e atom bombalarının yapılmasını öneren mektubu imzaladığımda. Ama bir bakıma haklılık payı vardı; onları Almanların yapması tehlikesi...


(Devam edecek...)

Geri Sayım [7]

Japonya

İkinci Dünya Savaşı, insanlığın beklemediği kadar yıkıcı bir şekilde son bulmuştu. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, o zamana kadar eşi olmayan bir kıyıma yol açmıştı. Böylesine güçlü bir silah daha önce görülmemişti. Fakat sanılanın aksine Amerika ile beraber aynı zamanda Almanya, Sovyetler Birliği ve Japonya da bu etkileyici silahı düşmanlarından önce elde edebilmek ve savaşın gidişatını kendi lehine çevirebilmek için mücadele etmekteydi.

1930'lu yıllarda fizik alanındaki gelişmeler sonucunda tüm dünyada nükleer enerjinin gücü fark edilmekteydi ve Japonya'da bunlardan biriydi. Japon fizikçi Yoshio Nishina önderliğindeki Japon araştırma ekibi 1931 yılında Tokyo yakınlarındaki Riken'de araştırma laboratuarlarını kurdular. Yüksek enerji fiziği konusunda araştırma yapmaktaydılar ve ilk cyclotron'larını 1936 yılında yapmayı başardılar.

Japonlar bu konu üzerindeki araştırmalarını sürdürürken tüm dünya gibi Dr. Nishina da sahip olunacak teknoloji ve nükleer füzyonun kullanımı ile ortaya çıkabilecek silah konusunda fikir sahibiydi ve Amerikalıların da bu yönde bir çalışması olup olmadığından şüphelenmekteydi.

Japon ordusundan General Takeo Yasuda'nın da aynı kanıda olması ve tasarlanan silahı gerekli görmesinin ardından Japon nükleer araştırmalar programı 1941 Temmuz'unda başladı.

Mevcut projeye paralel olarak Japon deniz kuvvetlerinin de ayrı bir projesi vardı. Bunsaku Arakatsu liderliğindeki bu araştırma ekibi de kendi cyclotronlarını yapmış ve nükleer araştırmalar yürütmekteydiler. Proje ilk başlarda nükleer enerji kaynağı olarak düşünülmekteydi, petrolün kısıtlı olmasından dolayı çalışmaların ilk amacı bu yöndeydi. Ancak savaşın ilerleyen dönemlerinde Japonya güç duruma düşmeye başlayınca bu çalışmaların da birincil amacı nükleer bomba yapmak olmuştur. Fakat bu çalışmalarda da en önemli eksiklik yeterli uranyumun olmamasıydı.

Japonların bu projesinde en büyük sorun, diğerlerinde olduğu gibi uranyum eksikliğiydi. Bazı iddialara göre Japon İmparatorluğu'nun uranyum kaynakları arasında 1910'dan beri ellerinde olan Kore bulunmaktaydı. Kore'nin ana karanın dışında ve proje merkezine uzak olması projeyi olumsuz etkilese de buradan ne kadar uranyum elde edildiği de bilinmemektedir.

Japonlar, eksikliğini duyduğu uranyum konusunda Almanlar'dan yardım isteyip istemedikleri bilinmiyor, ancak Unterseaboot 234 (U-234) isimli bir alman denizaltısının Japonlara gönderildiği bilinmekte. 1945 yılında Almanya'dan yola çıkıp japonya'ya varan denizaltı, 560 kg işlenmemiş uranyum oksit taşımaktaydı ve iki japon askeri ile Alman uzmanları bulunmaktaydı.

Japonya'nın Pasifik'teki adalarını birer birer kaybedip savaşın ana karaya taşınması Japon nükleer programını olumsuz etkilemişti. Riken'de bulunan araştırma laboratuarlarını Amerikan uçaklarının bombalaması çalışmaları yavaşlatırken, araştırma ekibi önemli bir karar aldı ve çalışmalara Kore'de devam etmeye karar verdiler. Kore hem ana karaya göre daha güvenliydi hem de uranyum kaynağına daha yakındı.

1945 yılı başında ekip Kore'ye taşındı Konan'da çalışmalarına devam ettiler. (şimdiki adı Hungram - Kuzey Kore sınırları içerisinde - ) Konan, 1945 Ağustos'unda Sovyetler tarafından işgal edilene dek, Japon araştırmalarının merkezi oldu.

Japon bilim adamları tüm güçleri ile çalışarak "Genshi Bakudan"ı yapmaya uğraşırken Hiroşima ve Nagazakiye'ye atılan bombalar ile büyük bir yıkıma uğrayan Japnonya teslim olmak zorunda kalmıştı. Savaş sonrası Japonya'yı ele geçiren Amerikan askerleri 4 cyclotron buluyorlardı ancak bunlar japon nükleer çalışmaları hakkında yeterince ipucu vermiyordu, çünkü hem küçüktüler hem de kendi başına nükleer silah yapımında kullanılamazlardı.

Peki Japon nükleer çalışmaları savaş sona ererken hangi aşamadaydı? Bu konuda bilgiyi 1946'da David Snell isimli gazeteci veriyordu; Japonlar, 12 Ağustos 1945'de Konan'da başarılı bir nükleer bomba denemesi gerçekleştirmişlerdi!

Sanılanın aksine Japon nükleer çalışmaları A-bombası yapacak kadar ileri gitmişti ancak bunu kullanacak güce gelmişler miydi, Amerikalıların yaptığı gibi vahşice bir saldırı gerçekleştirir miydiler, burası tartışmalı. Fakat gerçek olan, geri sayan zamana yenik düşmüşlerdi ve "Genshi Bakudan"ı kendilerinden önce inşa eden düşmanları yüzbinden fazla Japon'un hayatını almıştı...

(ABD ile devam edecek.)

Geri Sayım [6]

Sovyetler Birliği

Sovyetler Birliği'nin Dünya Savaşı sırasında yürüttüğü çalışmalara dair belgeler daha çok yıkılışından sonra ortaya çıktı. Bu dökümanlar sayesinde Sovyet projesinin önemli ayrıntılarına ulaşılırken, çalışmalara katılanlar, proje şehirleri hakkında bilgiler elde edildi.

Sovyetler'de nükleer fiziğe olan ilgi 1932 yılında gerçekleşen pek çok önemli oalydan sonra arttı. (nötron ve pozitronun bulunması, ilk 'cyclotron'un yapılması) Ancak ülke çapında konuya yeterince ilgi gösterildiğini söyleyemeyiz. Daha çok teorik çalışmalar gerektiren, kısa vadede somut neticeler üretmeyen bir bilim alanına yöneliş pek popüler değildi. Çünkü mevcut rejim gereği Sovyet Endüstri ve ekonomisini kısa sürede geliştirip kalkındıracak çalışmalara ihtiyaç vardı. Devletin de fazla teorik bulduğu ve pratik olarak değerlendirmediği çalışmalara destek vermemesi sonucunda nükleer fizik alanındaki çalışmalar yeterince çeşitlenemedi.

Ancak 1939 yılında Alman fizikçilerinin çalışmalarının sonucu, tüm dünyada olduğu gibi Sovyetler'de de yankı buldu. Uranyum çekirdeğinin parçalanması sonucu çok büyük bir enerji açığa çıkıyordu. Bu bilginin heyecanı içerisinde Sovyetler'de de pek çok fizikçi alanını değiştirerek nükleer fiziğe yöneldi. Bu aşamadan sonra konuya olan ilginin görece arttığını söyleyebiliriz.

Sovyet araştırmaları pek hızlı ilerlemiyordu, devletin de net ve açık bir desteği söz konusu değildi. Yine de birtakım sonuçlara ulaşıldı; 1940 yılında Yakov Frenkel füzyon konusundaki teorik çalışmasını açıkladı, her çekirdek parçalanması esnasında salınan nötron sayısı belirlendi.


1941 yazında Hitler'in Sovyetler'e saldırması ülkeyi iyice zor duruma düşürdü ve cepheleri kendi topraklarında kurmak zorundsa kalan Sovyetler'de bu savaş, nükleer çalışmaları oldukça etkileyecekti.

1942 Nisan'ında Joseph Stalin'e gelen bir mektup ise devletin konuya olan ilgisinin bir anda değişmesine ve olayı ciddiyet ile ele almalarına sebep oldu. Mektubu yazan fizikçi Georgii Flerov idi ve dikkat çektiği nokta 1939'da nükleer füzyonun bulunmasının ardından Amerikan, İngiliz ve Alman fizik dergilerinde konuyla alakalı hiçbir makale yayınlanmamış olmasıydı. Oldukça garip olan bu durum karşı tarafın mevzu bahis konuda bir takım gizli araştırmalara girmiş olabileceğini gösteriyordu. Bu bilginin ardından Stalin, Almanya'ya karşı kendi topraklarında yürüttüğü mücadeleye ve savaşın ülke ekonumisine olan etkisine rağmen çalışmalara başlanmasını istedi. Ayrıca diğer ülkelerin yürüttükleri araştırmalarda hangi aşamada olduklarının öğrenilmesi amacıyla casusluk faaliyetleri de hız kazandı.

Devletin ciddiyetle ele aldığı ve destek verdiği projenin başına Beria getirildi ve projenin bilim sorumlusu olarak da Igor Kurchatov atandı. Moskova yakınlarında da çalışmaların tek elden yürütülmesi için araştırma üssü kuruldu.
1943 yılına gelindiğinde Kurchatov planını açıklıyordu, ilk önce reaktör inşa edilecekti, ve ardından atom bombası yapılacaktı. (Henüz ellerinde neredeyse hiç uranyum yoktu ve plutonyum'un da kullanılabileceğinden habersizdiler. Böylesine umutsuz başlıyordu Sovyet projesi. )

Projeye geç başlamalarına ve konu ile alakalı fazla bilgiye sahip olmamalarına rağmen Sovyetler, başka bir alanda yeterince iyi olmalarının meyvelerini kısa sürede toplamaya başladılar. 1943 yılında Kurchatov yol haritasını çizdiğinde henüz yeterince derin bilgilere sahip olmamalarına rağmen diğer ülkelerde yürüttükleri casusluk faaliyetleri neticesinde önemli ayrıntılara ulaştılar. Mart 1943 de İngiliz çalışmalarının bilgilerini ele geçiren Sovyet casusları, bu bilgileri Moskova'ya ulaştırdıklarında artık Kurchatov pek çok şeyden haberdar idi, plutonyum'un kullanılabileceği bilgisine dahi sahiptiler. Bununla da yetinmeyen Sovyet casusları, Temmuz ayına kadar Amerika'dan ulaşan bilgiler ışığında orada yapılmış olan nükleer reaktör hakkında da pek çok bilgi ele geçirdiler.

1943 yılının sonlarına doğru Sovyetler, Amerika'daki nükleer araştırmalar amacıyla oluşturulan "Manhattan Projesi"ne çok önemli bir bilim adamını dahil etmeyi başardı, Klaus Fuchs. Amerika'daki projede Avrupa'dan göçen pek çok bilim adamı yer almaktaydı, politik baskılar nedeniyle Birleşik Devletler'e giden bilim adamları arasına Klaus Fuchs da katıldı, Manhattan Projesi'ne dahil oldu ve elde ettiği bilgileri Moskova'ya, Kurchatov'a ulaştırdı. Sovyetler'in projeye dahil etmeyi başardığı pek çok ajanı daha vardı fakat Fuchs, araştırmalarda önemli bir yere sahip oldu ve çık kıymetli bilgiler ele geçirdi.

1944 Ağustos’unda Klaus Fuchs, Amerikan projesinin kritik bir aşamasına dahil olmayı başardı ve Los Alamos’a gitti. Burada yürütülmekte olan plotunyum bombası çalışmalarında bazı sorunlar yaşanmaktaydı ve Fuchs, bombanın dizaynı aşamasında ele geçirdiği bilgileri Sovyetler’e ulaştırarak Moskova’daki projeye kritik bir katkıda bulundu.

Beria ve Kurchatov önderliğinde sürdürülmekte olan Sovyet nükleer çalışma grubunun bilgi açısından bir sıkıntısı olmamasına rağmen hammadde konusunda ciddi sorunlar yaşamaktaydılar. Uranyum yoktu zaten ellerinde, bununla beraber sahip oldukları uranyum yataklarını bilmiyorlardı, ülkenin içerisinde bulunduğu savaş durumu nedeni ile (Almanlar Kafkaslar’a ulaşmıştı, Moskova neredeyse düşecekti) sahip oldukları kaynakları da araştıramıyorlardı, kaynağı bulsalar bile değerlendirip uranyum çıkarmak zor işti. (Bu alandaki çalışmalarını yoğunlaştıran Sovyetler, savaşın ardından daha önceden tespit ettiği yatakları değerlendirdi ve belirli ölçüde bu sıkıntı aşıldı ve genellikle bu madenlerde düzeni beğenmeyen karşıt görüşlüler ile politik mahkumlar çalıştırılacaklardı.)

Çalışmalarını beraber yürtmekte olan Amerika ve Britanya, diğer müttefikleri Sovyetlerin çalışmalarından haberdar mıydılar veya hangi aşamada olduklarını biliyorlar mıydı, kesin bir bilgi yok, ancak bu iki müttefik ülke diğer müttefik Sovyetler’e karşı cephe almaya başladılar. 1944 yılında (Eylül) Roosvelt ve Churchill sahip oldukları bilgilerin Sovyetlerin eline geçmemesi amacıyla ortak hareket etme yönünde gizli bir anlaşma imzaladılar. Böylece müttefik gözüken ve ortak bir düşmana karşı mücadele edenler arasında da bölünme başlamıştı.

1945 yılında Alman panzerleri işgal ettikleri toprakları batıdan Amerika önderliğindeki güçlere, doğudan sovyet askerlerine bırakarak çekilirken, müttefikler arasındaki kutuplaşmanın bir örneğide burada yaşanıyordu. Nisan ayının sonunda berlin düşerken Hitler’in sahip olduğu uranyum kaynaklarını yağmalama mücadelesi sonucunda Amerikalılar 1100 ton, sovyetler ise 130 ton uranyum ele geçiriyorlardı. Zaten uranyum açısından sıkıntıda bulunan Sovyetler için bu kaynak yürütülen çalışmalara ilaç gibi geldi. İlk nükleer reaktörlerinde bu uranyumu kullancaklardı.

Sovyetlerin Los Alamos’daki ajanlarından ise Moskova’ya bilgi akmaya devam ediyordu ve 1945 yazına gelindiğinde Kurchatov, okyanusun diğer tarafının kendilerinden çok önde olduğunu anlamıştı. Henüz nükleer reaktörü bile yapamamışlardı ancak Amerikalılar bunu 42’de başarmışlardı. Şimdi ise onların bombaya çok yakın olduklarını biliyordu. Mayıs ayında Kurchatov Stalin’e bunu bildirdi. Moskova’nın projesi diğerlerine göre çok geride kalmıştı ve çalışmalara verilen desteğin artması gerekiyordu. Lakin Stalin bu isteğe sessiz kaldı, net bir cevap vermedi. Bu tavrının sebebi ise ajanlar yoluyla elde edilen bilginin güvensizliğiydi. Amerika’daki çalışmaların bu kadar ileri olmasına ihtimal vermiyordu ya da casusların karşı tarafa çalıştıklarını ve Amerikan propagandası yaptıklarını düşünüyordu belkide.

Moskova’ya bilgi akışıise yine devam ediyordu, karşı tarafın yaptığı bombanın detaylı tasvirleri ulaşmıştı ellerine, hatta ilk deneyin yapılacağı günün tahmini bile yer almaktaydı raporda. Ancak Stalin’in projeye açık destek vermesi için başka bir şey gerekiyordu.

7 Ağustos’da Amerika’nın koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen Japonya’ya atom bombası atması olayın rengini bir anda değiştirdi. Amerikanların böylesine yıkıcı bir silaha sahip olduğunu gören Stalin’in çok sinirlendiği söylenir. Stalin, aynı gün 7 Ağustos’da Beria’yı geniş yetkiler ile donattı ve çalışma grubuna “en kısa sürede ve maliyetine aldırmadan” bu teknolojiye ulaşılması emrini verdi. Ayrıca istihbarat başkanına şu direktifi veriyordu “atom bombası ile ilgili belgesel metaryelleri ele geçirmek üzere örgütlenmek için gerekli tedbirleri alın, Teknik süreç, çizimler, hesaplar.”

İlerleyen dönemde Stalin fizikçiler ile görüşüp her türlü desteği esirgemeyeceği sözünü verdi. Bilim adamlarının maaşları oldukça yükseltildi, proje için gereken hammadde sağlandı ve ayrıca Kurchatov’a, inşaası devam eden reaktöre yakın bir ev sağlandı.

1946 Nisan’ınında Sarov kenti, yeni araştırmalar için merkez olarak seçildi. Soğuk savaş döneminde haritalardan silinen bu gizli kentin adı da Arzamas – 16 olarak değiştiriliyordu. (Ya da diğer adıyla Amerikalıların Los Alamos’una karşılık Los Arzamas...)

Nükleer silah çalışmalarını hızla sürdüren proje ekibinde bazı uzlaşmazlıklar da görülmekteydi. Bir görüşe göre Sovyetler kendi orjinal bombalarını yapmalıydılar, diğerlerinin bombasını taklit etmek yersizdi. Fakat Beria, Amerikan bombasının bire bir kopyasının yapılması taraftarıydı, ellerinde bombanın ayrıntılı tasviri vardı, karşı tarafın sahip olduğu bilgilerin neredeyse tamamına erişmişlerdi ve bu, arzulanan bomba için en emin ve kısa yoldu. Sonuçta da Amerikan bombasının bire bir yapılmasında karar kılındı. (Sovyetler de o dönem gerçekten ilginçti, zira görelilik ve kuantum fiziğinin komunist ideolojiye uygun olup olmadığı bile sorgulanmıştı.)

Çalışmaları tartışmalarla beraber sürdüren Sovyet fizkçiler, 1946 sonunda Amerikalılarınkine çok benzer olan ilk nükleer reaktörlerini yaptılar ve son viteste araştırmalarına devam ettiler.

29 Ağustos 1949, “ilk şimşek” adını verdikleri Nükleer denemede Sovyetler, ilk atom bombalarını başarılı bir şekilde kullandılar ve dünyaya, bu teknolojiye eriştiklerini göstermeye çalıştılar. Bu çaba, bombaya verilen isimde de görülebilir; RDS-1. Bu harflerin rastgele ve anlamsız olabileceği ihtimaliyle beraber farklı yorumlar da yapıldı. Harflere yüklenen anlamlardan biri “Reaktivnyi Duigatel Stalina” yani Stalin’in roket motoru, ya da daha ironik olanı; Russia Does It Alone!” yani Rusya tek başına yapar! Sovyetler geç başladıkları araştırmalar sonucunda Atom bombasını gerçekten “tek başına” yapmıştı...

(kaynakça, tüm yazı dizisinin sonunda gösterilecektir.)

Geri Sayım [5]

Almanlar tüm zorluklara rağmen çalışmalara devam ederken, müttefikler de karşı tarafın hangi aşamada olduğunu öğrenmek için uğraşmaktaydılar. Daha önce İngiliz ve Fransız istihbaratı malum konuda bilgi toplamaya çalışırken, 1943 yılına gelindiğinde Amerika, Avrupa’da yeni bir görev biçiyordu kendisine, “Alsos Görevi”. Bu proje kapsamında Amerikan istihbaratı Almanların nükleer çalışmalarının detaylarını öğrenmek amacıyla harekete geçmişti.

Şubat 1943 de ise hem Almanlar hem de müttefikler için önemli bir gelişme yaşandı, Norveçli bir sabotaj birimi, Almanların Vermonk'daki nükleer tesisine saldırı düzenledi. Vermonk'un almanlar için önemi, ellerindeki tek ağır su kaynağı olmasıydı. Böylesine önemli bir tesise çok kritik bir saldırı düzenleyen Norveçlilerin, Nazi nükleer programını ne derece etkileyebildikleri ise tartışma konusudur. Lakin, tesisin ellerindeki tek ağır su kaynağı olduğu düşünüldüğünde, projeye ağır bir darbe vurulduğunu iddia etmek yersiz olmayacaktır.

1944 yılına gelindiğinde zaman artık Almanya'nın alehine işlemekteydi, geri sayım devam ediyordu, Alman bilim adamlarının üzerindeki baskı artarken, çalışmalara ayrılan maddi destek de azalmaktaydı. Almanya'nın cephede yürütmekte olduğu savaşı kaybetmeye başlaması, Hitler'in, zaten "Yahudi fiziği" olarak adlandırdığı ve henüz bir meyve vermemiş olan çalışmalara verdiği desteği önemli ölçüde geri çekmesine yol açtı. (Nükleer reaktör bile henüz çalışmamıştı) Lazım olan, hemen kullanılabilecek silahlardı; uzaktan kumandayla atılacak bomba, ısıyı takip eden füze, roket uçak, sesi takip eden torpil...

Desteğin azalmasına rağmen Almanya'daki bilim adamları araştırmalarını sürdürmekteydiler. Çalışmalarının başından beri nükleer reaktörün inşası üzerine yoğunlaşmışlardı, bu, onlar için kritik bir aşama idi. Tam anlamıyla çalışan bir nükleer reaktörün yapılması ile tasarlanan bombanın imali konusundaki en büyük engel ortadan kalkmış olacaktı. Kasım 1944 tarihinde iki Alman nükleer araştırma grubundan birinin lideri Diebner'in Diğer grubun başı Heisenberg'e gönderdiği mektup, Almaların nükleer reaktör inşası konusunda hangi aşamada olduğunu göstermesi açısından önemlidir. 10 Kasım tarihli bu mektupta Diebner, yürüttükleri çalışma konusunda bilgi verdikten sonra reaktörle ilgili bir problemden bahsediyordu. Savaşın kaderi Kasım ayı itibariyle yavaş yavaş şekillenmeye başlamışken Almanlar çalışmalarını sürdürmekteydiler ve henüz tam anlamıyla çalışan bir nükleer rektörü kuramamışlardı. Ayrıca bu mektup ile Diebner ve ekibinin, Heisenberg'in de tam olarak bilmediği bir proje yürüttüklerini öğreniyoruz. Daha sonra 2002 ve 2003 yıllarında yapılan araştırmalar sonucu "Gottowéda bulunan bu reaktörün kısa bir süre için zincirleme bir reaksiyona girdiğini ancak bir kaza sonucu başarısız olunduğu ortaya çıktı.

Almanlar çalışmalarına, saatler de geri saymaya devam ediyordu, Alman şehirleri bir bir düşerken, kaybedilmekte olan bu savaşı Almanların lehine çevirebilecek bir silah için hala ümit var mıydı?

Çıkmadık candan ümit kesilmez misali bilim adamları son ana kadar vazgeçmiyorlardı. Sonuçta nükleer reaktör yapmayı neredeyse başarmışlardı, bu aşamadan sonrasının da gelmesi gerekirdi.

4 Mart 1945, saat 9:30. Olayın tanıkları yüzlerce şimşek gücünde bir ışığın aniden belirdiğini, her yerin aydınlandığını ve her şeyin bir anda olup bittiğini söylüyor Ardından esen güçlü bir rüzgara şahit oluyorlardı.

Yer Almanya'nın doğusunda yer alan Thuringian kentiydi. O anı yaşayanlar, Alman bilim adamlarının nükleer bomba denemesine şahit olmuşlardı. Yüzlerce insan ölmüştü, çoğu toplama kampındakilerdi. Başka tanıkların da bildirdiklerine göre cesetlerin vücutlarında ağır yanık izleri vardı.

Bu konu üzerine bir diğer belge, Sovyet istihbarat raporu idi. Güvenilir bir kaynaktan alınan bilgiye dayanılarak oluşturulan rapora göre Almanlar Thuringian’da iki büyük patlama gerçekleştirmişlerdi. Rapor ayrıca bomba için kullanılan maddenin U-235 olduğunu vurguladıktan sonra radyoaktif etkilerden bahsetmekteydi.

Kullanılan bombanın tam olarak atom bombası olup olmadığına dair tartışmalar mevcuttur. Aslında bombanın Alman bilim adamlarının beklediği şekilde sonuç verip vermediği de bilinmemektedir fakat bombanın nükleer füzyonu kullanmak üzere tasarlandığı ve bu açıdan başarılı olduğu iddia edilebilir ve Almanlar bu açıdan bir nükleer silah denemesi gerçekleştirmişlerdir.

Peki bu Nazi iktidarının tek nükleer bomba denemesi miydi? Baltık denizinde yer alan Ruegen adasında da benzer bir olaya tanık olanların varlığı, burada da Almanların nükleer bir test gerçekleştirdiklerini ortaya koyuyor.

Olaya tanık olan İtalyan gazeteci, yine çok parlak bir ışıktan bahsediyor vr koruyucu elbiseli insanların onu olay yerinden hemen uzaklaştırdığını ve bunun bir “füzyon bombası” olduğunun kendisine söylendiğini belirtiyor.

Savaşın son aylarında yapılan bu denemeler Almanların savaşı kaybetmesini engelleyemedi ve 7 Mayıs’ta Almanya teslim oldu. Fakat yapılan bunca çalışma , edinilen bunca bilgi nasıl savaşın seyrini değiştirmeye yetmedi?

Aslında Nazi iktidarı bu projeye gereken önemi yeterince vermemişti, savaşın başında verdikleri destek ilerleyen yıllarda somut bir neticenin yokluğunda hızla azaldı. Ayrıca Almanlar uranyum sıkıntısı da çekmekteydi, bununla beraber ağır su rezervleri de kısıtlıydı. 1944 Kasım’ında Müttefiklerin Alman işgalinden kurtardığı Strausbourg da ele geçirilen belgelerden öğrenildiği üzere projede toplam yüz küsür kişi yer almaktaydı ve bütçesi 10 milyon doları geçmemişti. ( ileride değinileceği üzere Amerika için bu sayılar: 125 000 kişi ve 30 Milyar Dolar... ) Ayrıca Almanların çalışma merkezleri de tüm ülkeye yayılmıştı, merkezi bir kontrol söz konusu değildi.

Savaş sonrasında Alman bilim adamları “Epsilon Operasyonu” kapsamında İngiltere’de “Farm Hall”da birbirlerini görmeden konuştu(ruldu)lar. Ardında ses kayıtları karşılaştırmalı olarak incelendi. Burada Alman bilim adamlarının kısmen tutarlı bilgiler sundukları görüldü. Ardında Heisenberg’e Hiroşima olayı anlatıldı ve Heisenberg, tasvir edilen patlamayı gerçekleştirecek bomba konusunda yerinde tahminlerde bulundu. (yani Almanlar çalışmaları sonucunda önemli yol kat etmiş ve bomba konusunda çok şey öğrenmişlerdi.)

Almanlar aslında mütevazı bir bütçe ve insan gücüyle önemli bilgilere ulaşmışlardı hatta hedeflerini başarmalarına az kalmıştı, savaş birkaç ay daha uzasaydı belki de her şey çok daha farklı olurdu ancak geç kalmıştılar, zamanın çarkları hareket etmekteydi ve geri sayım onlar için sona ermişti. (Sovyetler ile devam edecek......)

Geri Sayım [4]

Almanlar çalışmalarını başlatırken, Fransa ve İngiltere'nin Nazi rejiminin bu konudaki çalışmaları konusunda tam bilgi alamamaları onları şüpheye düşürmüştü. İgilizlere göre kısa vadede bahsedilen teknolojiye Almanların ulaşması mümkün görünmüyordu, fakat yaptıkları bir buluş şüphelerini haklı çıkarıyordu.

Uranyum-235 çekirdek tepkimesine kolayca sokulabilen ve devamında tepkimeleri zincirleme olarak sürdüren tek doğal maddedir ve oldukça az bulunur. Doğal uranyumun %0.7 sini oluşturur ve asıl nükleer güç, U-235 in kullanılması ile elde edilir. Fransızların bu konuda buldukları ise "ağır su"yun bu çalışmalar için gerekliliğiydi.

Ağır su, oksijen atomu ile hidrojen izotopu olan döteryumun birleşmesi ile ilde edilir ve molekül ağırlığı 18 olan normal su yerine molekül ağırlığı 20 dir. (nükleer reaktörlerde nötron yavaşlatıcısı olarak kullanılır.)

Fransızların, ağır suyun gerekliliği bilgisine ulaşmasının ardından, Hitler'in saldırdığı ilk ülkenin Norveç olduğunu fark ettiler. Önemli derecede ağır su rezervine sahip olan Norveç, Hitler'in ilk hedefiydi. Nazi iktidarının ağır suya olan ilgisi aşikardı. Bunun üzerine Fransa ülkedeki tüm ağır su rezervlerini başkent Paris’te topladı, buradan da, olası Almanya istilasına karşı güvenlik nedeniyle Amerika'ya gönderdi. Önemli olan suyun Hitler'in eline geçmemesiydi.

Fransız ve İngilizlerin bu konudaki şüphelerini haklı çıkaran bir başka olay 1941 yılında yaşandı. Almanlar tarafından istila edilen Norveç’ten bir bilim adamı İngiliz istihbaratına önemli bir bilgi veriyordu; Almanlar, ağır su talebinde bulunmuşlardı. Ulaşılan bilgi kritik bir öneme sahipti, çünkü artık müttefiklerin Alman nükleer çalışmalarına dair bir şüphesi kalmamıştı, Hitler, nükleer silah peşindeydi...

Müttefikler, karşı tarafın tam olarak ne üzerinde çalıştığını anlamaya çalışırken, Alman nükleer araştırma gruplarından birinin lideri, Haisenberg, Eylül 1941 de Danimarka'ya gitti. Burada gizli bir görüşme yapacaktı, bir diğer ünlü fizikçi Niels Bohr ile.

Bohr – Heisenberg görüşmesinin detayları konusunda tam bir netlik söz konusu değildir ancak yıllar sonra açılan arşivlerden ulaşılan mektuplara göre iki farklı yargıya varılmıştır. Bunlardan birincisi, Heisenber’in Bohr’a bir teklif götürdüğünü iddia eder, Bohr, yürütülmekte olan nükleer çalışmalara katılacaktı ve karşılığında akademik olarak ilerleme sağlayacaktı. Bir diğer görüş ise söz konusu ziyaretin farklı bir amacının olduğunu aktarmakta. 1941 yılı başında Alman çalışmalarının pek de parlak gittiği söylenemezdi, aksayan yönler vardı ve Heisenberg, Meslektaşına çalışmaları öven bir konuşma yapacaktı, Bohr da aldığı bu bilgileri Amerikalılara iletecekti. Bunun devamında ise Nazi nükleer çalışmalarının sağlam adımlarla ilerlediğini sanan Batı, Almanya üzerine atom bombası atmaktan çekinecekti.

Bu iki görüşten hangisi doğru tam olarak bir sonuca varamayız ama Bohr’un da 1943 yılında Amerika’ya gittiğini belirtelim.

1942 yılının başı itibariyle Almanya’daki çalışmalar önceki yıldan bir farkı olmaksızın iyi gitmiyordu. Bunun nedenleri arasında döneme hakim olan politik hava, Hitler’in araştırmalara yeterince fon ayırmaması, yeterli sayıda insanın projeye dahil edilememesi, bilim adamları üzerindeki baskılar, aaştırma laboratuarlarının tek bir yerde toplanmayıp tüm ülkeye dağılmış olması, uranyumun eksikliği projeyi olumsuz etkilemekteydi. Bunlardan da öte, ordunun hemen kullanılacak silahlara ihtiyaç duyması verilen desteği minimuma indiriyordu. Ancak Şubat 1942 de Heisenberg’in, içerisinde önemli politikacılar, bürokratlar ve askeri yetkililerin bulunduğu bir gruba yaptığı konuşma azalan desteği biraz olsun canlandırmakla birlikte heyecan dalgasına da yol açıyordu. Bu konuşmasında Heisenberg elde edilecek bombanın yıkıcı gücünün hayal edilemez boyutlarda olduğunu vurguluyor, kaybedilen desteği geri almaya çalışıyordu.

Heisenberg’in aynı yıl Haziran 1942 de Keiser Wilhelm Enstitüsünde yaptığı ve büyük ses getiren konuşması, o tarihlerde çalışmaların hangi aşamada olduğunu göstermesi açısından önemliydi. “Şimdiye kadar elde edilen sonuçlara göre, uranyum parçalayıcı alet yapıldıktan sonra şu andaki mevcut bombalardan milyon kere daha etkili bombalar üretmek imkansız gözükmemektedir.” Bu konuşmasıyla, Almanların henüz nükleer reaktör inşa edemedikleri ortaya çıkmaktaydı. Eğer bunu başarabilirlerse, Heisenberg’e göre, düşlenen silahı yapmak zor olmayacaktı. Heisenberg konuşmasını, bu alanda teknoloji için son derece önemli olan buluşların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde gerçekleşebileceğini vurgulayarak sonlandırıyordu.

Geri Sayım [3]

İkinci Dünya Savaşı Milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı, şehirler yok olmuş, fabrikalar silinmiş, çok sayıda sivil yaşamını kaybetmişti. Ama İkinci Dünya Savaşını akıllara kazıyan ise, savaşın sonunda Japonya'ya atılan atom bombaları olmuştu.

Atılan Aatom bombaları ile Hiroşima kentinin üçte ikisi yok olmuştu, Nagazaki'de de durum farklı değildi. Ayrıca bu, yeryüzünde taktik amaçlı kullanılan ilk nükleer bombaydı. (ve halen tek bomba)

Savaştaki gelişmeler bir yana, tüm ülkeler bir yandan savaşı sürdürürken, diğer yandan nükleer silah geliştirme çabası içerisindeydi. Bu çalışmalar, elde edilecek olası bombanın gücünün anlaşılmasından sonra yarışa dönüştü, önemli olan ilk kimin bu teknolojiye erişeceğiydi. Amerika, buna ilk ulaşan ülke oldu, fakat Almanya, Sovyetler Birliği ve Japonya da bu konuda ciddi araştırmalar yürütmekteydiler.

Söz konusu ülkelerin savaş yıllarında nükleer konulardaki çalışmaları zamanla arşivlerden çıkan belgeler ile görüldüğü üzere oldukça ciddi boyutlara ulaşmıştı.

Almanya

Radyoaktivite ilk kez 1896 yılında keşfedilmişti. Bu aşamadan sonra devam eden çalışmalar neticesinde 1934 yılında İtalyan Enrico Fermi çekirdek enerjisinin kontrolünün yolunu açtı.

Bu alandaki araştırmalar böylesine yavaş ilerlerken, 1939 yılında çekirdek bölünmesinin başarılmasının ardından 1945 de atom bombasının yapımına kadar geçen süre yalnızca 6 yıldır. Bu açıdan, savaşın bilimsel çalışmalara olumlu bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.

1939 yılında iki Alman bilim adamının önderliğinde yapılan çalışmalar sonucu insanoğlu, uranyum'u ikiye bölmeyi başardı ve ortaya muazzam boyutlarda enerji çıktığını gördü. Bu aşamada yapılan tahminlere göre portakal büyüklüğündeki bir uranyum ile 20 000 ton dinamitin patlaması anındaki güç elde edilebilirdi. İşte bu, atom bombası fikrinin çıkış noktasıydı.

Alman bilim adamlarının bu başarısı diğer ülkelerin de dikkatini çekmişti. Sonuçta Hitler iktidardaydı ve böylesine önemli bir bilgiye sahip olan Alman bilim adamlarını kullanarak tasarlanan bombayı yapabilirdi. İngiltere'den Havacılık Bakanı Bilim Danışmanı Cherwell'in ikinci dünya savaşının hemen öncesindeki raporu bu noktaya dikkat çekiyordu; "Almanya, uranyum bazlı bir bomba kullanarak İngiltere'yi zor durumda bırakabilir." Fakat İngiliz makamlarının bu bilgiyi fazla dikkate aldıkları söylenemez, çünkü onlara göre Almanların böyle bir teknolojiye ulaşması "kısa vaadede" zor görünmekteydi.

1939 yılında Almanya'nın Polonya'yı istila etmesi ile İkinci Dünya Savaşı başlarken aynı yıl Almanlar "Uranyum Projesi"ni başlatıyorlardı. Tasarlanan bombanın yapımı için gerekli fonlar ayrılıyor, çalışmaları yürütecek bilim adamları bir araya getiriliyorlardı.

Almanya'da bu çalışmaları yürüten bir değil, iki grup vardı ve bu iki grup rekabet içerisinde gözükmekteydi. Birinci grup Keiser Wilhelm Enstitüsünde Werner Heisenberg'in önderliğindeki bir takımdan oluşmaktaydı, ikinci grup ise Kurt Deibner önderliğinde askeri denetim altında bir takım idi.

Bu konudaki tartışmalar ile birlikte, Almanya'nın ünlü fizikçisi Heisenberg (kuantum mekaniğindeki çalışmaları ile nobel almış bir bilim adamı ) liderliğindeki grubun atom bombası için çalışıp çalışmadıkları tam olarak kesin değildir. En azından Hitler için bir atom bombası üretme amacında olup olmadıkları tartışma konusudur. Yine de buradaki çalışmaların da Almanya tarafından bilinip desteklenmekte olduğunu göz ardı edemeyiz.

Geri Sayım [2]

Almanya'nın Polonya'ya saldırması, böyle bir hareketi savaş sebebi sayan İngiltere ve Fransa'yı, Hitler'e savaş ilan etmek zorunda bırakmıştı. Ve Churchill "kan, ter ve gözyaşı" vaadederek savaşa girdi.

Nisan 1940 itibariyle Danimarka ve Norveç, Almanya tarafından istila edildi. (Hitler, Fransa’ya saldırmadan once kuzeye çıkmayı yeğlemişti. Neden acaba?) Ardından Hollanda, Belçika, Lüksemburg düştü.

Yönünü Paris’e çeviren Alman tankları, 5 haftada Paris’e ulaşınca Fransa saf dışı kalmış oldu. (14 Haziran 1940) Almanya’nın tüm Avrupa’yı istila ettiğini gören İtalya ise 10 Haziran 1940 da Almanya’nın yanında savaşa girdi.

Fransa’nın düşmesinin ardından Alman uçakları İngiliz şehirlerini bombalamaya başladılar. Sanayisini, askeri fabrikalarını bu saldırılarda kaybeden İngiltere adya hapsoldu ve kıta Avrupa’sına çıkarma yapacak gücü kalmadı.

Batının kısa sürede erimesinin ardından Alman tankları bu sefer yönünü balkanlara çevirdi. Yıl sonuna kadar bütün Balkan ülkelerinde denetim sağlanırken, Türkiye ile Almanya komşu oldular.

Bu arada 27 Eylül 1940 tarihinde Almanya – İtalya – Japonya üçlü ittifak anlaşması imzaladılar.

Tüm Avrupa’yı fetheden Hitler’in 1941 yılı itibariyle nereye saldıracağı meçhul idi. Yeni hedef neresiy idi?

22 Haziran 1941 de Alman tankları Sovyet sınırını hızla geçerek savaşa yeni bir boyut kazandırıyorlardı. Artık Sovyetler ile Almanlar arasındaki saldırmazlık anlaşması bozulmuştu.

Almanlar Avrupa’yı kısa sürede istila ederken uzaklarda, Pasifik’de Japonların Amerikan donanmasına baskın vererek saldırmasının ardından savaşın rengi değişti. Amerika müttefiklerin yanında savaşa girdi, harp, tüm dünyaya yayılmış oldu, savaş uzadı.
Sovyet topraklarında hızla ilerleyen panzerler, yıl sonuna kadar Moskova’ya 22 km yaklaştı, artık Moskova’nın ışıkları gözükmekteydi, fakat Sovyetler direnmeye devam ettiler. Almanlar 1941’i 1942’ye bağlayan kış aylarını sovyet topraklarında geçirdiler.

1942 nin bahar ayları ile birlikte Almanlar saldırılarını yeniden şiddetlendirlier. Kafkas petrollerinin etkisiyle “Mavi Operasyon” kod adıyla bilinen saldırıları başlattıktan sonra Ağustos 1942 de Kakaslar’a ulaştılar. Fakat Stalingrad önlerinde beklemedikler bir direniş ile karşılaştılar.

Pasifik’deki Japon yayılması 1942 yılı Ağustos sonu itibariyle Amerika tarafından durduruldu. Afrika’da ise Alman – İtalyan – Fransız ve İngiliz güçleri arasındaki çatışmalar devam ediyordu.

Bir zorlu kışı daha Sovyet topraklarında geçirmek zorunda kalan Alman birlikleri , Stalingrad şehrine yaptıkları saldırılardan yenik ayrılarak Şubat 1943 başında teslim oldular ve savaşın bu dönüm noktasından sonra istila ettikleri topraklardan hızla geri çekilmeye başladılar. 12 Mayıs’da Afrika’daki Alman ve İtalyan birlikleri de teslim oldu, 25 Temmuz’da Mussolini hükümeti düştü, Kızıl Ordu tüm doğu cephesinden saldırıya geçti, Amerika Pasifik’deki adaları Japonların elinden bir bir almaya başladı.

1944 yılında ise savaşın kaderi netleşiyordu, Sovyetler doğudan hızla gelirken, 6 Haziran’da Normandiya’ya çıkarma yapan Müttefikler batıdan saldırıya geçtiler. Hitler’in o zamana kadar sakındığı, başına gelmiştiÜ aynı anda iki cephede birden savaşması gerekiyordu. Batıdan Amerika önderliğindeki Müttefikler, doğudan ise Kızıl Ordu ilerlemekteydi ve artık tartışılmaya başlanan kimin Berlin’e daha önce gireceğiydi. Pasifik’de ise Japonlar Üstünlüklerini kaybetmişlerdi.

1945 yazına gelmeden 24 Nisan’da Berlin Kızıl Ordu tarafından alındı ve akabinde 7 Mayıs 1945’de Almanya teslim oldu.

Savaşın sona ermediği tek yer kalmıştı, Japonya direnmeye devam ediyordu fakat kendi adalarında abluka altına alınan japonlar barışı görüşmeye hazırdılar, tek şartları “onurlu” bir teslimiyet idi, İmparator’a asla dokunulmayacaktı. Müttefikler ise şartsız bir teslimiyet istemekteydiler. Bunun üzerine japonlar 1945 yazı itibariyle adalarına bir Amerikan çıkarması beklerken 6 – 9 Ağustosta atılan iki nükleer bombanın yıkıcı gücü karşısında teslim olmak zorunda kaldılar. (14 Ağustos 1945) İşin garip tarafı, bu şartsız gerçekleşen teslimiyet sonrası İmparator’a hiç dokunulmadı... (devam edecek)

Geri Sayım [1]

İkinci Dünya Savaşı Sırasında Nükleer Bomba Yarışı

Günümüz dünyasına baktığımızda, farklı bölgelerde farklı sorunların yaşandığını görmekteyiz. Kmi yerlerde iç savaşlar ve durmak bilmeksizin akan kanlar, kimi yerlerde toprak paylaşımı için yapılan mücadeleler ve bazı yerlerde ise nükleer çalışmalar çözüm bekleyen sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.

Kuzey Kore ve İran örneğinde olduğu gibi nükleer çalışmalar bazen sorun yaratabilmektedir. ( Ya da Hindistan örneğindeki gibi mevcut durumun tam zıddı şekilde tebrik ziyaretlerine yol açabilir! ) Kuzey Kore, yürüttüğü çalışmalar dolayısı ile karşı karşıya kaldığı yaptırımlar sonucu dünyadan soyutlanırken, İran ise psikolojik baskılar ile yıldırılmaya çalışılıyor. ( Fakat Ortadoğu'yu aynı şekilde tehdit eden İsrail'in bu konudaki durumu ise hiç gündeme gelmiyor! )

Nükleer çalışmalar konusunda ülkelerin bu çelişkili tutumlarıyla beraber bir diğer ilginç durum ise, bu teknolojiye sahip olup, bomba geliştirmeyen ülkeler ile karşımıza çıkmaktadır. (Avustralya, Almanya, İtalya, Japonya... ) Bu ülkeler gereken teknolojiye sahip olmalarına rağmen, nükleer silah geliştirmeyeceğini açıklayan ülkeler.

Bu manzara ve ortaya çıkan gergin atmosfer içerisinde insanın aklına şu soru geliyor, nükleer silah geliştirme düşüncesi ne zaman başladı, neler yaşandı ve ilk kim kullandı?

Bu soruların cevapları, İkinci Dünya Savaşı esnasında yürütülen çalışmalarda ortaya çıkıyor. Dünyayı kasıp kavuran ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan savaş ortamında sürdürülen araştırma-geliştirme faaliyetleri sonucu ortaya kitle imhasını çok kolay sağlayan bir silah çıkacaktı; Atom Bombası.

Atom bombasının geliştirilme sürecini ve aynı esnada bu teknolojiye erişmek için zamana karşı zamana karşı sürdürülen yarışı anlamak adına İkinci Dünya Savaşı'nın özeti ile başlamak yerinde olur sanırım.

İkinci Dünya Savaşı

İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasına sebep olarak Almanya'nın yürüttüğü politikaları ve bu savaşın bir Avrupa savaşından dünya savaşına dönüşmesine neden olarak da Japonya'nın Pasifik de benimsediği yayılma politikasını gösterebiliriz. Fakat sürdürülen bu politikalar da, ilk dünya savaşının ardından ortaya çıkan düzenden, bu düzenin kendisine uyguladığı baskıdan kurtulmak isteyen Almanya'dan beklenen politikalardı.

İlk dünya savaşının ardından imzalanan Versay Anlaşması ile Almanya, elinde tuttuğu pek çok bölgeyi başka devletlere terk ediyordu, mecburi askerlik kaldırılıyor, denizaltı ve uçak yapım hakkı elinden alınıyordu. Gemileri İtilaf Devletleri'ne teslim edilecekti.

Böyle bir Almanya'nın başına geçen Hitler, Versay Anlaşması'nın da oluşturduğu siyasi havanın da etkisiyle hızla silahlanarak kafasında çizdiği sınırlara ulaşmak amacı ile harekete geçmiştir.

Avusturya ve Çekoslovakya'yı topraklarına katan Hitler'e karşı İngiltere ve Fransa, bir daha ki hedef olan Polonya'ya saldırılması halinde Almanya'ya savaş açacaklarını bildirmişlerdir. Bu tarihlerde takınacağı tavır önemli olan Sovyetler Birliğinin, Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamasının ardından doğu sınırını güvence altına alan Hitler, 01/09/39 tarihinde Polonya'yı işgal ederek savaşın fitilini ateşlemiştir.


 

Copyright 2006| Blogger Templates by GeckoandFly modified and converted to Blogger Beta by Blogcrowds.
No part of the content or the blog may be reproduced without prior written permission.